ADALET
Neden Adalet ve Doğruluk önemli bir olgudur
(fr. justice, it. giustizia, ing. justice, alm. Gerechtigkeit)
Adalet sözcüğü önce hukuki bir hükmü çağrıştırmaktadır: yargıç, adet veya yasaya saygı gösterilmesini sağlayarak adaleti yerine getirir. Manevi kavram ise daha geniştir: adalet herkese kendine düşeni verir, hatta bu herkese düşen adalet veya yasa ile tespit edilmemiş olsa da; tabii hukukta, adalet mükellefiyeti neticede mübadele veya dağıtımın gerçekleştirdiği bir eşitlikten ibaret olmaktadır. Dini anlamda, yani insanla Allah ilişkileri söz konusu olduğunda, adalet sözlüğü bizim dillerimizde ancak sınırlı uygulamalar bulmaktadır. Kuşkusuz, Allah’ın adil yargıç olarak anıldığı ve insanla Allah arasındaki son karşılaşmaya yargı adı verildiği çok görülen bir şeydir. Fakat adalet sözcüklerinin bu dinsel kullanımı Kutsal Kitabın dili karşısında özellikle dar bir nitelik taşımaktadır. Her ne kadar diğer bir çok terime (akla yakınlık, kutsallık, doğruluk, mükemmellik, vs.) yakınsa da, sözcük, fransızcada muntazaman, adil (giusto), adalet (giustizia), aklamak (giustificare), aklama (giustificazione) (ibr. sdk; gr. dikaios) terimleri ile ifade edilen iyice sınırlı bir grup sözcüğün ortasında yer alır.
Kutsal Kitabı baştanbaşa kat eden, ilk bir düşünce akımına göre, adalet, bütün Tanrı’nın emirlerine tam olarak riayeti belirtecek kadar genişletilmiş, fakat daima Allah önünde adalette ileri sürülebilecek bir nitelik olarak algılanan, bildiğimiz ahlaki erdemdir. Bununla bağlantılı olarak, Allah, bir dürüstlük örneği olması itibariyle, önce halkın ve bireylerin yönetiminin oluşturduğu bu adli (giudiziario) fonksiyonda, daha sonra, yapılan işlere göre cezalandıran ya da ödüllendiren, *karşılık ödeyici Allah olarak, adil görünmektedir. Birinci bölümün konusunu oluşturan budur: Yargı perspektifi içinde adalet.
Diğer bir incilsel alakalı düşünce cereyanı, ya da Allah’ın yaratılış içinde hakim kılmak istediği düzenle ilgili belki daha derin bir görüş, adalete daha geniş bir anlam ve daha yakından dini bir değer vermektedir. İnsanın dürüstlüğü hiç bir zaman Allah’ın üstün adaletinin, evreni yönetirken ve yarattığı varlıkları nimetlerine doyururken gösterdiği harika inceliğin, yankısından ve ürününden başka bir şey değildir. İnsanın iman sayesinde eriştiği Allah’ın bu adaleti, neticede onun bağışlayıcılığı ile aynı olmakta, ve bağışlayıcılık gibi, bazen ilahi bir niteliği, bazen de bu cömertliğin yaydığı kurtuluşun somut armağanlarını belirtmektedir. Bizim adalet sözcüğümüzün bu şekilde genişletilmesinin kuşkusuz ki Kutsal Kitabın Fransızca metinlerinde farkına varılabilmektedir, fakat bu sabit Fransızca teolojinin teknik dili dışına çıkmamaktadır; Rom. 3: 25‘i okurken, bir Hristiyan, kültürlü olan da, Allah tarafından Mesih İsa’da açıklanmış olan adaletin, tamamen onun kurtuluş sağlayan adaleti ile, yani onun bağışlayıcı sadakati ile aynı olduğunu anlayabilmekte midir? İkinci bölüm Kutsal Kitaba has olan bu anlayışı açıklayacaktır: bağışlayıcılık perspektifinde adalet.

A. ADALET VE YARGI
I. BEŞERİ ADALET
Eski Antlaşma ve Adalet
1. Kentte adalet
Eski İsrail mevzuatı daha o zamandan yargıçların görevlerinin icrasında dürüst olmalarını istemektedir (Yas. 1, 16; 16, 18. 20; Lev. 19, 15. 36). Aynı şekilde, en eski özdeyişler kralın adaletini kutlamaktadır (Özd. 16, 13; 25, 5). Benzeri metinlerde, “adil” (le juste) kimse, hak sahibi olan kimse (Çık. 23, 68), ya da, nadir olarak, dürüst yargıçtır (Yas. 16, 19); bu kimse, her hal ve karda, masumu *aklamalı, yani onu beraat ettirmeli ya da onun hakkını iade etmelidir (Yas. 25, 1; Sül.Mes. 17, 15).
Sürgün öncesinin peygamberleri yargıçların adaletsizliklerini, kralların aç gözlülükleri, yoksulların ezilmelerini sık sık ve şiddetle kınamakta, ve, bu yolsuzluklar nedeni ile, felaket haberi vermektedirler (Amos 5, 7; 6, 12; Yşa: 5, 7. 23; Yer. 22, 13. 15). Adaletsizliğin ahlaki ve dini boyutunun bilincine varılmasını sağlamaktadırlar; sadece bazı kuralların ya da geleneklerin ihlali olarak algılanan şeyler, deney üstü (trascendente) olan bir Tanrı’nın kutsiyetine hakaret haline gelir. Bu nedenle adaletsizlikler, alışılmış yaptırımlardan çok fazlasını gerektirir: Allah tarafından hazırlanmış bir felaket cezasını. Demek ki peygamberlerin kınamalarında adil kimse yine hak sahibi olandır, fakat bu kimse, hemen daima, somut durumu ve kendi ortamı içinde anılmaktadır: bu masum bir yoksul ve bir şiddet kurbanıdır (Amos 2, 6; 5, 12; Yşa: 5, 23; 29, 20 vs.).
Peygamberler kınamalarına, çok kere, pozitif teşviki ilave etmektedirler: “Hukuku ve adaleti uygulayınız” (Hoş. 10, 12; Yer. 22, 3 vs.). Özellikle, bizim adaletimizin zayıflığının bilincinde olarak, şaşmaz adaleti uygulayan dürüst Prens olarak, Mesih’i beklemektedirler (Yşa: 9, 6; 11, 4 vs:, Yer. 23, 5; Kşz. Mzm. 45, 4 vs. 7 vs:, 72, 1 vs.ler. 7).
2. Yasaya sadakat olarak Adalet
Daha sürgünden önce, adalet ilahi hükümlere tam olarak riayeti, Yasaya uygun davranışı ifade etmektedir; Süleyman’ın özdeyişlerinin bir çoğunda (Özd. 11, 4 vs.ler. 19; 12, 28), çeşitli hikayelerde (Yar. 18, 17 vs.ler) ve Hezekiel’de görülen (Hez. 3, 16-21; 18, 5-24) budur. Bununla bağlantılı olarak, adil kimse, aynı metinlerde, dindar olan, kusursuz kul, Allah’ın dostu olandır (Sül. Mes. 12, 10; passim; (Yar. 7, 1; 18, 23-32; Hez. 18, 5-26). Adaletin bu dindar anlayışı, sürgünden sonra, Ağıtlarda (Mzm. 18, 21. 25; 119, 121) ve ilahilerde (Mzm. 15, 1 vs:, 24, 3 vs :, 140, 14) çok bariz olarak hissedilir.
3. Ödül adalet
Daha sürgünden önce gerçekleşen semantik bir gelişme ile, Yasaya uygun surette davranış liyakat ve refah kaynağı olup, bu davranışı ifade etmekte olan, adalet sözcüğü sonunda adaletin çeşitli ödülleri anlamına da gelmeye başlar. Böylece, yapılan hoşgörü jesti Yahve önünde bir adalet olmaktadır ki bunu neredeyse liyakat ile tercüme edebiliriz (Yas. 24, 13; Kşz. 6, 24 vs.). Mes. 21, 21’de, “adalet ve bağışlayıcılık peşinde koşan kimse, yaşamı, adaleti ve izzeti bulacaktır”, ayetin ikinci kısmında sözü geçen adalet, yaşam ve izzet ile eşdeğerdir. Mzm. 24, 3 vs.ler’ de, Allah’tan sağlanan adalet, Hacı’nın dindarlığını ödüllendiren ilahi takdisten başka şey değildir (Kşz. Mzm. 112, 1.3. 9; 37, 6).
4. Adalet, bilgelik ve iyilik
Eski Antlaşma’nın(E.A) son kitaplarında, daha önce anılan bütün geleneksel temaları, birkaç yeni nüansla, yeniden bulmaktayız. İnsanların birbirleri ile olan ilişkileri düzenlemesi gereken dar anlamda adalete (Ey. 8, 3; 35, 8; Vaiz 5, 7; Sir. 38, 33), Bil. 1, 1. 15’te yeni bir yön eklenmektedir: adalet uygulamaya konulmuş hikmettir. Bil. 8, 7‘de Grek etkisi görünmekte olup, burada dikaiosyne dar anlamda adalet anlamındadır ve yine burada hikmet, dört temel klasik erdem olan, ölçülülük, tedbir, adalet ve gücü öğretmektedir.
Geç zamanlara ait bazı metinlerde, adalet sadakayı gösterir olmuştur. “Su ateşi söndürür, sadaka da günahları bağışlatır” (Sir. 3, 30; Tob. 12, 8 vs:, 14, 9 vs.ler). Bu semantik gelişmeye bir neden bulmak mümkündür. Samiler için, adalet pasif bir tarafsızlık tutumundan çok, yargıcın hak sahibi lehindeki bir taahhüdüdür ; böylece “adalet” yargıdan çıkan sonucu gösterir olmaktadır, örneğin; sanığın serbest kalmasını; bu somut “iyilik” anlamı neticede sadaka anlamını çağrıştırmaktadır. Bununla ilgili olarak, adil kimse iyi ve merhametli bir insandır (Tob. 7, 6; 9, 6; 14, 9), ve “adil olanın insanlara iyilikle davranması gerekir” (12, 19).
Yeni Antlaşma ve Adalet
1. Mesih İsa
Kelimenin hukuki anlamında adalete teşvik İsa’nın mesajının ortasında yer almamaktadır. İncil de ne adalet görevlerinin düzenlendiğini, ne ezilen bir sınıfın ısrarla anıldığını, ne de Mesih’in dürüst Yargıç olarak tanıtıldığını görmekteyiz. Bu sükutun sebepleri oldukça açıktır: ilahi iradelerin ifadesi olan, E.A.’nın kanunları, aynı zamanda bir toplumun da temel yasası idi. İsa’nın zamanında, adaletin icrası kısmen Romalılara düşmektedir, ve İsa toplumun reformcusu ya da ulusal Mesih konumunda değildir. Onun çağdaşlarının en vahim kusuru toplumsal adalet değildir; bu kötü şey, daha çok özellikle dinsel olup, şekilcilik ve ikiyüzlülüktür; dolayısıyla İsa’nın öğretisinde, ferisiliğin kınanması, peygamberlerin adaletsizliğe karşı yaptıkları sövgülerin oynadığı baş rolü oynamaktadır. Bununla beraber İsa çağdaşlarını “alışılmış” (ordinario) adaleti uygulamaya teşvik etmiş olmalıdır, fakat metinlerde buna dair bir iz yoktur (Mt. 23, 23: yargı, krisis, dar anlamda [stricte] adaleti ifade eder).
İsa’nın dilinde, adalet, Kutsal Kitap’taki yasal dindarlık anlamını da muhafaza etmektedir. Her ne kadar mesajın merkezi bu olmasa da, İsa moral yaşamı gerçek bir adalet olarak, ilahi buyruklara manevi bir itaat olarak tanımlamaktan çekinmemiştir. Burada iki ana söz dizisi ayırt edilmektedir. Birinci sözler ferîsileri sahte adaletten mahkum etmektedirler; Mesih, büyük peygamberlerden daha çok, ikiyüzlü bir şekilde uygulanan, beşeri ve mağrur bir din suçlaması yapmaktadır (Mt. 23). Aksine olarak, dağdaki konuşması gerçek adaleti, şakirtlerin adaletini tanımlar (Mt. 5, 1748; 6, 118). Böylece, dar ve lafzi şekilde anlaşılan hükümlerden kurtulan, şakirt yaşamı yine de bir adalet olarak, yani yasalara bir sadakat olarak kalmakta, fakat bu yasalar İsa tarafından yeni ilanları içinde, Musa ruhunu, Allah’ın saf ve mükemmel iradesini yeniden bulmaktadırlar.
2. Havarilerin zamanında Hristiyanlık
Burada da yine dar anlamda adalet endişelerin ortasında yer almamaktadır. Yeni doğan Kilisenin dünyası İncillerinkinden de daha az İsrail toplumuna benzemektedir. Kilisenin sorunları, toplumsal adalet meselelerinden çok, öncelikle Yahudilerin inançsızlıkları ve pagan putperestliği meseleleridir. Yine de, fırsat bulundukça, adalet kaygısı canlı tutulmaktadır (I. Tim. 6, 11; II. Tim. 2, 22).
Yine kutsiyet adalet’i de buluyoruz. Bir Yusuf’un (Mt. 1, 19), bir Şimon’un yasasal dindarlığı (Lk. 2, 25), onları mesiyanik vahiyi benimsemeye hazırlıyordu (Kşz. Mt. 13, 17). İsa’nın, vaftizi sırasında, “her adaleti yerine getirdiğini” yazarken Matta, incilinin büyük bir temasını haber veriyor gibidir: İsa eski adaleti, yani *Yasa’ya göre dini, varış noktasına taşımaktadır (Mt. 3, 15).
Mutlulukların Matta versiyonu Hristiyanlıkta Yahudi dindarlığının yenilenmiş bir şeklini göstermektedir (5, 6. 10): Arzu edilmek gereken ve onun için acı çekmeye değen adalet, bir Yasa olarak kalan bir yaşam kuralına *sadakat olarak görünmektedir. Nihayet, E.A.’ da daha önce müşahede edilen bir sözlük özelliğine, adaletin bazı defa buyruklara saygının Ödülü’nü ifade ettiği, Apostolik mektuplarda yeniden rastlanmaktadır; adalet bir meyve (Fil. 1, 11; İbr. 12, 11; Yak. 3, 18), bir taç (II. Tim. 4, 8) olmaktadır, adalet ebedi hayatın cevheri gibidir (II. Pet. 3, 13).
II. İLAHİ ADALET
Eski Ahit
Eski savaş şiirleri ya da dini şiirler, somut anlamda, ilahi adaleti kutlamaktadırlar: bu, bazen İsrail’in düşmanlarına karşı cezalandırıcı yargı (Yas. 33, 21) bazen (özellikle çoğul olarak: adaletler) seçilmiş kavme ihsan edilen kurtulmalardır (Hak. 5, 11; I. Sam. 12, 6 vs:, Mika 6, 3 vs.). Peygamberler bu dili ele almakta ve onu derinleştirmektedirler. Allah cezalarını adaletini kavmin düşmanlarına yöneltmekten çok, İsrailli de olsa, günahkârlara karşı yöneltmektedir (Amos 5, 24; Yşa: 5, 16; 10, 22 :.). Öte yandan, Allah’ın adaleti lehte yargı, yani hak sahibinin kurtulmasıdır da (Yer. 9, 23; 11, 20; 23, 6); buradan da “aklama”nın buna tekabül eden kullanılışı çıkmaktadır (I. Kır. 8, 32). Aynı çifte anlam Ağıtlarda bulunmaktadır. Şikayetçi, bazen Allah’ın, sadakati içinde, onu kurtarmak lütfunda bulunması için yakarmaktadır (Mzm. 71, 1 vs.), bazen onu cezalandırmak suretiyle Allah’ın bozulmaz adaletini açıklamış olduğuna (Dan. 9, 6 vs:, Bar. 1, 15; 2, 6) ve adil olduğunu gösterdiğine (Ez. 9, 15; Neh. 9, 32 ve; Dan. 9, 14) tanıklık etmektedir. İlahilerde, tabiatı ile, adaletin özellikle olumlu yönü kutlanmaktadır (Mzm. 7, 18; 9, 5; 96, 13); Adil Allah bağışlayıcı Allah’tır (Mzm. 116, 5 vs:, 129, 3 vs.).
Yeni Ahit
Peygamberlerin ve Mezmur yazarlarının aksine, Yeni Antlaşma(Y.A), müminin ya da cemaatin yaşamına Allah’ın yargı adaletinin müdahalelerine hiç yer vermemektedir. YA, dikkati daha çok son yargı üzerinde toplamaktadır. Kendiliğinden anlaşılacağı üzere, bu en sonuncu yargıda, Allah adil olarak kendini göstermektedir, fakat adalet sözlüğü oldukça dağınıktır. Bunun nedeni İsa’nın, son yargıya ilişkin geleneksel sözlüğü kaldırıp atmaksızın (Mt. 12, 36 vs. 41 vs.), kurtuluşu imana ve alçakgönüllülüğe bahşedilmiş bir armağan olarak açıklamasıdır.
Havariler zamanında Kilise bu dile sadık kalıyorsa da (Yu. 16, 8. 10 vs:, II. Tim. 4, 8), yine de ilahi yargının şiddeti üzerinde ısrar etmek durumunda kalmaktadır. Hatta yapılan işler ahlakın sözlüğüne bir dönüşten (Mt. 7, 1314; 13, 49; 22, 14; Lk. 13, 24), ve Yargı temasının belli bir şekilde İncil’in imanla kurtuluş mesajıyla yan yana konmasından bile söz edilebilir. Daha fazlası, bu giderilemez ikicilikten Aziz Pavlus ’ta da bir şey bulunmaktadır. Kuşkusuz, görüleceği gibi, lütuf ve iman doktrini burada bütün genişliğiyle gözler önüne serilmektedir, fakat Pavlus, Yahudi terimleriyle herkese yaptığı işlere göre verecek olan Allah’ın adil yargısından söz etmeye devam etmektedir (II. Sel. 1, 5 vs:, Rom. 2, 5).

B. ADALET VE MERHAMET
I. İNSANIN ADALETİ
Eski Ahit
Adalet ile Yasaya uymayı özdeşleştirmek şeriatçılığın prensibidir. Bu, sürgünden çok öncesine gider. Yasa moral yaşamın normudur, ve müminin adaleti onun için refah ve izzet senedidir. Bu Yasanın adaletinin boş ve etkisiz ilan edildiği bazı metinleri belirtmek daha da önemlidir. Eski metinler vaat edilmiş Toprağın fethini daha o zaman Pavlus’un iman sayesinde kurtuluş anlayışını haber veren ifadelerle anmaktadırlar: “Kalbinden, Yahve’nin beni bu ülkeyi mülk olarak almak için getirtmiş olması adaletimden dolayı değildir, diye söyleme :” (Yas. 9, 4 vs.ler).
Yaratılış’ın şu ünlü parçası da aynı ışık altında açıklığa kavuşmaktadır: “[İbrahim] Yahve ‘ye iman etti, ve [Yahve] onu kendisine adalet saydı” (Yar. 15, 6). Burada adalet ister Allah’ı hoşnut eden davranış olsun, ister, daha önce işaret edilmiş bulunan gelişmeye uygun olarak, ödül ve hemen hemen liyakat olsun, her iki halde de, Allah’ı hoşnut etmek vasıtası olarak kutlanan *imandır. Adalet ile Allah’a terk etme arasındaki bu esaslı bağ, Aziz Pavlus’un altını iyice çizmiş olduğu gibi, bizi adaletin şeriatçı bir anlayışından uzaklaştırmaktadır. Formül, I. Makabeliler 2, 52‘de zikredilmiştir ve adaleti Simun’un kavmine gösterilen sadakat olarak belirten I. Mak. 14, 35‘te bu özel adalet anlayışının sanki bir yankısını bulmaktayız.
Nihayet Eyüb’ün dramatik sorularının, ve Vaiz’in “esin ürünü kötümserliği”nin, karşılık ödeme doktrinini şüpheli kılarak, fikirleri daha yüksek bir açıklamaya hazırladıkları düşünülebilir. “Doğru insan doğruluğuna karşın ölüyor:.” (Vaiz 7, 15; Kşz. 8, 14; 9, 1 vs.). “Allah önünde insan nasıl adil olabilir?” (Ey. 9, 2, Kşz. 4, 17; 9, 20:.).
Yeni Ahit
1. İsa’nın mesajı
Kuşkusuz ki en kesin anlamı buyruklara uymadan ziyade Allah’a güvene vermektedir; fakat, adalet sözlüğünü yeni bir yöne saptırmaksızın, İsa yoksul, mütevazi, günahkâr gibi terimlere yeni bir anlam yüklemiş gibi görünmektedir. Bununla beraber İsa’nın imanı gerçek adalet olarak adlandırmış olması, günahkârları gerçek adil olanlar olarak göstermiş bulunması (Kşz. Mt. 9, 13), ve aklamayı mütevazi kimselere vadedilmiş af olarak tanımlamış olması mümkündür (Lk. 18, 14).
2. Pavlus
Mesih İsa’ya inanmadan önce, Yasa’nın adaletini izlemekte idi (Fil. 3, 6). Bu adalet adil insan tarafından yaptığı iyi işler oranında kazanır (Rom. 9, 30 vs:, 10, 3); buna Yasadan (Rom. 10, 5; Gal. 2, 21; Fil. 3, 9) ya da [yapılan] işlerden (Rom. 3, 20; 4, 2; Gal. 2, 16) gelen bir adalet adı verilebilir. Havarinin Mesih İsa’ya inanması birden bu görüşlerden tam bir kopma değildir. Bununla beraber İskenderun kavgası kesin bir dönemeç oluşturur: Gal. 2, 1121’de, Pavlus iki aklama sistemine birbirinin karşısında yer vermekte ve “aklanmış olmak” fiiline Hristiyanlığın damgasını vurmaktadır. “Bizler, Yasanın işleri sebebiyle aklanmak için değil, Mesih’e imanımız sebebiyle aklanmak için Mesih İsa’ya inandık” (Gal. 2, 16). Bu şekilde, adalet kavramı tamamıyla değişmektedir. Bundan böyle insan Allah’a inanmakta, ve Allah onu “paklamakta”dır, yani iman ve Mesih’le birleşme sayesinde ona kurtuluşu sağlamaktadır. Bundan böyle “adalet” sözcüğü ve türevleri kurtuluşla ilgili Hristiyan realitelerini ifade edeceklerdir. Gerçekten, Tanrı’nın teveccühünün gerçekliği elle dokunulabilir bir şekilde saptanmıştır: *Ruh (Gal. 3, 2), *yaşam (2, 19 vs.ler) aklamayı doğrulamaktalar, ve aynı zamanda onu oluşturmaktadırlar. İlgi odağı son yargıdan güncel, fakat, semavi nimetleri öne aldığı için, bir taraftan da eskatolojik olarak kalan, bir durum sayılan, bir adalete doğru kaymıştır.
II. İLAHİ ADALET
Eski Ahit
Yargı adaletini yerine getirmekle, Allah, çok defa, ezilenleri kurtarmaktadır. Kendi başına, bu kurtuluş yargı adaleti çerçevesinde kalmaktadır, fakat bir iyilik olarak algılanıp, daha zengin bir Allah’ın adaleti anlayışı için bir hareket noktası sunmaktadır. Öte yandan, E.A. insanın kendi adaleti ile ilahi sevgiyi kazanamayacağını ve Yahve tarafından kabul görmek için imanın daha değerli olduğunu fark etmiştir; bu, Allah’ın adaletinin bir bağışlayıcılık ispatı şeklinde anlaşılması için ikinci bir bağlantı noktası ve aklama gizemine doğru giden bir yoldur.
Gelişme çok erken baş gösterir. Yasa’nın Tekrarı’na göre Allah öksüze hakkını vermekle yetinmez: o, yabancıyı sever ve ona besin ve giysiler verir (Yas. 10, 18). Hoş. 2, 21’de, Allah “adaletle ve yargıyla, inayetle ve şefkatle” kendini kavmine nişanlayacağını vadeder. Görülür ki Ağıtlardaki yakınıcı, ilahi adalete başvururken, adil bir hükümden çok fazlasını beklemektedir; “Yaşam ver bana adaletinle” (Mzm. 119, 40. 106. 123; 36, 11); dahası, günahın affı olan bir adalet ümit etmektedir (Mzm. 51, 16; Dan. 9, 16); imdi, günahkâr kimseyi aklamak paradoksal bir harekettir ve hatta suçluyu aklamayı en belirli kusur sayan hukuk doktrinine aykırıdır. Mezmurlar kitabının ilahilerinden birçoğunda böyle bir paradoks fark edilmektedir: Allah, insanın beklemeye hakkı olanı her yönden aşan, karşılıksız ve bazen evrensel iyiliklerle adaletini göstermektedir (Mzm. 65, 6; 111, 3; 145, 7, 17; Kşz. Neh. 9, 8).
Yşa: 40 66’da, “Allah’ın adaleti” deyimi Pavlus’un büyük temasını haber veren bir belirginlik ve önem almaktadır. Bu bölümlerde, Allah’ın adaleti bazen esir bulunan kavmin *kurtuluşu, bazen ilahi bağışlayıcılık ya da sadakat niteliğidir. Kurtuluş, salıverilme ya da ödül fikrini çok aşan bir mevhibedir; bütün “meziyeti” Yahve’nin seçilmişi olmaktan ibaret bulunan bir kavme barış ve izzet gibi semavi nimetlerin bahşedilmesini içermektedir (Yşa: 45, 22 vs.ler; 46, 12 vs:, 51, 1 vs.ler. 5. 8; 54, 17; 56, 1; 59, 9); tüm İsrail ırkı aklanacaktır, yani yüceltilecektir (45, 25). Bu nedenle Allah, bağışlayıcılığını göstermesi ve vaatlerini gerçekleştirmesi anlamında adil olduğunu göstermektedir (41, 2. 10; 42, 6. 21; 45, 13. 19 vs.ler).
Yeni Ahit
1. İsa
Dünyaya gelmesinin gerçekleştirdiği büyük ilahi kurtuluş vahyini ifade etmek için İsa, ikinci Yeşaya’nın yapmış olduğu gibi, Aziz Pavlus’un yapacağı gibi, Allah’ın adaletinin bir tezahüründen söz etmemekte, eşdeğer bir deyim olan Göklerin Krallığı deyimini kullanmaktadır. İsa’nın diline yakın olarak kalan Pavlusçu olmayan Hristiyanlık ta, Mesih İsa’daki ilahi lütufla ilgili güncel vahiyi “Allah’ın adaleti” deyimi ile ifade etmemiştir.
2. Aziz Pavlus
Buna karşılık, bu konu Pavlus tarafından, bilinen netlikle geliştirilmiştir. Bu, tam olarak görevinin başında yapılmış değildir: Selaniklilere mektuplar ve Galatyalılara mektup onu zikretmemektedir. Pavlus’un ilk kurtuluş mesajı ki bu konuda başlangıçtaki bütün vaazlara uygundur tamamı ile eskatolojiktir (I. Sel. 1, 10). Burada kuşkusuz ki, öfkeden çok, salıverilme üzerinde durulmuştur, fakat bu özgürleşme daha ziyade bir yargının olumlu cephesidir, ve dolayısıyla Allah’ın yargı adaletinin çerçeveleri içinde kalınmaktadır. Bununla beraber, judeohristiyanlarla tartışmalar Pavlus’u gerçek adaleti hali hazırda bahşedilmiş bir lütuf olarak tanımlamaya sevk etmiştir. Onu, Romalılara Mektup ’ta, bu Hristiyan yaşamını Allah’ın adaleti olarak tanımlamaya götüren şey budur: deyimin avantajı, başlangıçta kurtuluşa ve ülkeye bağlı bulunan eskatolojik anmadan bir şeyler muhafaza etmekte olması, ve aynı zamanda, yapılan işler adaletine zıddiyeti itibariyle, onun güncel bir inayette olduğunu belirtmesidir. Demek ki Allah’ın adaleti, aslında eskatolojik ve hatta apokaliptik olan, fakat reel olarak öne alınmış ve Hristiyan yaşamında şimdiden yer alan, ilahi lütuftur. Pavlus Allah’ın adaletinin gökten indiğini (Rom. 1, 17; 3, 21 vs:, 10, 3), ve insaniyeti değiştirmeye geldiğini söyleyecektir; o, cevheri itibariyle Allah’a ait olan, ve, semavi bir şey olmaktan çıkmaksızın, bize ait hale gelen bir nimettir.
Aynı zamanda, Pavlus zımnen bu adalet intikalinin Allah’ın Antlaşmasına sadakatine, yani netice itibariyle onun bağışlayıcılığına dayandığını söylemektedir. Hatta bazen bu düşünce net bir şekilde ifade edilmektedir, buradan da “Allah’ın adaleti”nin Pavlus’a göre ikinci anlamı ortaya çıkmaktadır: ilahi bağışlayıcılık vasfı. Bu durum Rom. 3, 25 vs.’de görünmektedir. Allah adil kalmak ve İsa’ya iman edeni aklamak için şimdiki zamanlarda adaletini gösterdi.” Ve Rom. 10, 3‘te her iki anlam birbirine yaklaşır: “Allah’ın adaletini [Hıristiyanlara ihsan edilen lütuf] anlamayarak ve kendilerininkini yerleştirmeye çalışarak Allah’ın adaletine [bağışlayıcılık] tabi olmadılar”.
Demek oluyor ki Kutsal Kitabın adalet hakkındaki mesajı çift bir görünüm arz etmektedir. Tarih boyunca uygulana gelen ilahi yargı nedeni ile, insan “adil olmalı”dır; bu görev daima daha içten bir tarzda ele alınmış olup “ruhta ve gerçekte bir tapmaya” varmaktadır. Kurtuluş tasarısı perspektifi içinde insan öte yandan anlamaktadır ki o bu adaleti kendi yaptıkları ile elde edemeyecek olup, ona lütfun bir bağışı olarak sahip olur. Netice itibariyle, Allah’ın adaleti bir yargının icrasına icra edilemez; o, her şeyden önce, bir kurtuluş iradesine bağışlayıcı sadakattir; o, insanda ondan talep ettiği adaleti yaratmaktadır.
